Anarşist Komünizm

Herşeyden önce, iki çeşit anlaşma vardır: insanlığın özgürce yaptığı [anlaşmalar], --özgür bir şekilde rıza göstermeyle değil, anlaşmaya taraf olan iştirakçilerin herbirine eş derecede açık olan farklı şeyler arasında [yapılan] özgür bir seçimde olduğu gibi. Ve bir taraf tarafından diğerine dayatılan ve sırf kaçınılmaz bir gereklilik olduğu için [dayatılan taraf tarafından] kabul edilen zorla yapılmış [ing. enforced] anlaşma; aslında, bu hiçbir şekilde bir anlaşma bile değildir, --bu sadece kaçınılmaz bir gerekliliğe boyunn eğmektir. Ne üzücü ki, bugün anlaşma olarak nitelendirdiklerimizin büyük bir kısmı bu ikinci kategoriye düşmektedir. Bir işçi ürettiği değerin bir kısmının işveren tarafından adaletsiz bir şekilde alıkonduğunu gayet iyi bilerek işverene emeğini satıyorsa; önündeki altı ay için bile işinde kalacağına dair en ufak bir güvencesi bile yokken [emeğini] satıyorsa; bunu özgür bir sözleşme olarak adlandırmak hazin bir alaydır. Modern ekonomistler bunu özgür olarak adlandırabilir, ancak politik iktisadın babası --Adam Smith-- asla bu yanlış yorumlamanın sorumlusu değildir. İnsanlığın dörtte üçü bahsedilen şekilde anlaşmalar yaptığı sürece; hem bu sözdeki anlaşmaları uygulatmak ve hem de bu durumu devam ettirmek üzere, zor [kullanımı] tabii ki gerekli olacaktır. Emekçilerin, bir azınlık tarafından adaletsiz bir şekilde el konulduğunu düşündüklerine sahip çıkmalarını engellemek için zor [kullanımı] --ve oldukça büyük bir güç [kullanımı]-- gereklidir; ve yeni "uygar olmayan ulusları" devamlı olarak aynı koşullara tabi kılmak için zor [kullanımı] gereklidir.

Ama özgür bir şekilde taraf olunan anlaşmaları uygulatmak için zor [kullanımının] gerektiğini görmüyoruz. Cankurtaran sandalı mürettabatından olan ve birliği terk etmeyi tercih eden birisine ceza uygulandığı hiç duymamışızdır. Yoldaşlarının ona karşı yapacaklarının en fazlası, eğer büyük bir ihmal yüzünden suçluysa, muhtamelen onunla bir daha bir şey yapmayı reddetmeleri olacaktır. Keza bir sözlüğün hazırlanmasına katkıda bulunan birisine çalışmasındaki gecikme yüzünden, veya Garibaldi gönüllülerini savaş alanına süren jandarmalara bir ceza uygulandığını duymuş değiliz. Özgür anlaşmaların zorla uygulatılmaları gerekmez.

Eğer kimse sırf kaçınılmaz bir zorunluluk olan [emeğini satmaya] zorlanmazsa eğer, hiç kimsenin çalışmayacağı şeklinde sık sık tekrar edilen itiraza gelince; Rusya'daki serflerin kurtulmasından önce, ve keza Amerika'daki kölelerin kurtulmasından önce bunları yeterince işittik. Ve bunu olduğu gibi değeriyle takdir etme fırsatına yeterince sahip olduk. Bu nedenle, sadece nihayete ermiş gerçeklerle ikna edilebilecek olanları ikna etmeyi denemeyeceğiz. Mantık sahibi olanlara hitabense; eğer bu [emeğini satmak zorunlu olmazsa hiç kimsenin çalışmayacağı varsayımı], en düşük [gelişmişlik] düzeyindeki bir kısım insan için gerçekten de doğru olsa bile; veya olumsuz koşullara karşı mücadelelerindeki başarısızlıkları nedeniyle üzücü bir şekilde bazı küçük komünler için veya ayrı ayrı bireyler için gerçekten de doğru olsa bile; [bu] uygar ulusların çoğu için [geçerli] değildir. Bizim için, çalışmak bir alışkanlıktır, tembellik ise suni bir şeydir. Ancak tabii ki el emeği işçisi olmak demek, hayatı boyunca bir şeyin bir parçasını --örneğin toplu iğnenin başını-- üretmek için günde on saat ve sıkça da daha fazla çalışmak zorunda olunması demekken; bir ailenin tüm gereksinimlerinin en dar anlamıyla kıt kanaat karşılanmasına yetecek bir ücret ödenmesi demekken; her an ertesi gün işten atılma tehdidi altında olmak demekken --ve sanayi krizlerinin ne kadar sıkça olduğunu ve neden oldukları sefaleti gayet iyi biliyoruz; yaşanan olayların büyük bir çoğunluğunda [olduğu üzere], eğer ıslah evlerinde olmazsa fakir[lere hizmet veren] kliniklerde erken ölmesi demekken; el emekçisi bir işçi demek, bizzat bu "eller"in emeği üzerinden yaşayanların gözünde hayat boyu aşağılık olma damgasını yemek demekken; bilim ve sanatın insana sunduğu bütün ulvi eğlencelerden vazgeçmek demekken; oh, işte o zaman herkesin --el emeği işçilerinin de tabii-- tek bir rüyasının olmasına şaşmamak gerekir: diğer [insanların] kendisi için çalışacağı bir konuma sahip olmak.

--Çalışmak değil--, fazla çalışmak insan doğasına ters bir şeydir. --Herkesin iyiliği için çalışmak değil de--, bir azınlığın lüksünü temin etmek için fazla çalışmak. Çalışmak psikolojik bir gereksinim, birikmiş vücut enerjisini harcama gereksinimi, bizzat sağlık ve yaşam için gerekli olan bir gereksinim. Eğer şu anda birçok faydalı iş dalı gönülsüzce yapılmaktaysa, bunun tek nedeni bunların fazla çalışma anlamına gelmesidir veya yanlış bir şekilde örgütlenmiş olmalarıdır. Ama biliyoruz ki --yaşlı Franklin de biliyordu bunu--, eğer kendimizi üretken çalışmaya verecek olsak ve eğer şimdi israf ettiğimiz gibi üretken güçlerimizi israf etmesek; hergün dört saatlik faydalı bir çalışma, hali vakti yerinde bir orta-sınıf evin [sahip olduğu] refahın komforunu herkese sunmaya yeter de artar bile.

Elli yıldır tekrarlanmakta olan çocukça bir soruya gelecek olursak: "Hoş olmayan [arzulanmayan] işleri kim yapacak?"; bilginlerimizden hiçbirisinin, yaşamının sadece tek bir gününde bile bu sorunu ele almamış olmasından samimi olarak üzüntü duyuyorum. Eğer hala ortada gerçekten de hoş olmayan işler varsa, bunun tek sebebi bilim adamlarımızın bunu [bu işi] daha az [hoşa gitmeyecek] kılacak araçlar üzerinde düşünmeye aldırmamış olmasıdır. Bu [tip hoşa gitmeyen işleri] günlüğü birkaç peniden yapacak açlık çeken insanlar olduğu hep biliyorlardı.

Toplumun yasalarını ihlal edecek olanları cezalandırmak için hükümetin gerekeceğinin savunulduğu üçüncü --esas-- itiraza gelince; kazayla da olsa bahsedilebileceklerden çok daha fazla söyleyecek şey var. Soruna daha fazla eğildikçe, [toplumun] bağrında [bu gibi] toplum karşıtı eylemlerin icra edilmesinden toplumun sorumlu olduğu; ve hiçbir cezalandırmanın, hapse atmanın, cellatın bu gibi eylemlerin sayısını azaltamayacağı sonucuna ulaşırız; [yani] toplumun bizzat kendisinin yeniden örgütlenmesinden daha kısıtlı hiçbir şey [bu gibi eylemlerin sayısını azaltamayacaktır]. Her yıl mahkemelerimizin önüne gelen olayların dörtte üçü, doğrudan veya dolaylı olarak, --insan doğasının sapıklığından [sapkınlığından] değil-- refahın üretimi ve bölüşümü bağlamında bugünkü düzeni bozuk toplumsal durumdan kaynaklanmaktadır. Ayrı ayrı bireylerin toplum karşıtı eğilimlerinden kaynaklanan az sayıdaki toplum karşıtı eyleme gelince, hapishanelere ve hatta cellatlara başvurmakla bunların sayısını azaltamayız. Hapishanelerimizle onları çoğaltıyoruz, onları daha da kötü yapıyoruz. Detektiflerimizle, "kan bedeli"yle, infazlarımızla ve hapishanelerimizle; toplum içinde öylesine yalın tutkular ve alışkanlıklar yayıyoruz ki; bu kurumların etkilerinin tam anlamıyla farkına varan birisi toplumun ahlâğı koruma bahanesiyle yaptıklarından korkuya kapılacaktır. Başka çareler, çoktan beridir işaret edilen başka çareler aramalıyız.

Tabii ki şimdi, çocuğu için yiyecek ve kalacak bir yer arayan bir anne tam bir oburluğa has zerafetle dolu dükkanların önünden geçmek zorundayken; en göz kamaştırıcı ve küstah lüks şeyler, en berbat sefaletle yan yana sergilenirken; zengin bir adamın köpeği veya atı, bir madende veya bir tezgahta acınacak bir ücretle çalışan annelerin milyonları bulan çocuklarından çok daha iyi beslenirken; bir hanımfendinin her bir "mütevazi" gece elbisesi, sekiz aylık veya bir yıllık insan emeğine denk düşüyorken; bir başkasının harcanması pahasına zenginleşmek "yüksek sınıf"ın ilan edilmiş amacıyken; ve namuslu ile namussuz para kazanma yolları arasında hiçbir belirgin sınır yokken; işte o zaman, mevcut durumu devam ettirmenin tek yolu zor [kullanımı] olacaktır. Böylece de polis, hakim ve cellat orduları birer gerekli kurum haline gelir.

Ama eğer tüm çocuklarımız --tüm çocuklar bizim çocuklarımızdır-- sağlam bir öğrenim ve eğitim alırlarsa --ve eğer biz bunu sağlayacak araçlara sahip olursak--; eğer her aile nezih bir evde yaşarsa --ve bunu mevcut yükselen üretim tempomuzla yapabilirlerse--; eğer her genç erkek ve kadın bir el sanatı öğrenirken aynı zamanda da bilimsel öğretim alırsa, ve el emeğiyle refah üretenler aşağılık timsali olarak düşünülmezse; eğer bir insan bir diğeriyle yakın ilişkiler içinde yaşarsa, ve şimdi bir azınlığın yaptırımı altında olan kamusal işler[in halledilmesi]  için ilişkiler [daha da] geliştirirse; ve eğer daha yakın ilişkilerin sonucu olarak, komşularımızın zorluklarına ve acılarına karşı, daha önce akrabalarımızınkilere gösterdiğimiz gibi ilgi gösterirsek; işte o zaman polisleri, hakimleri, hapishaneleri ve infazları ayıklayıp bir kenara bırakmalıyız. Toplum karşıtı eylemler cezalandırılmayacaktır, kökünden halledilecektir [çözülecektir]. Az sayıdaki zıtlaşma arabulucular sayesinde kolayca çözümlenecek ve kararların uygulanmasında, bugün Çin'deki aile mahkemelerinin kararları uygulanmasında kullanılandan daha fazla bir zor [kullanımı] gerekmeyecektir.

Ve şimdi önemli bir soruyu ele almalıyız: bireylerin tam özgürlüğünü tanıyan yasaları olan ve bunu ilan eden bir toplumda ahlâk olacak mı; cevap açıktır. Kamusal ahlâk yasa ve dinden bağımsızdır, [onlardan] daha önce ortaya çıkmıştır. Bugüne kadar, ahlâk öğretileri dini öğretilerle ilişkilendirildi. Ancak dini öğretinin akıllarda bıraktığı etki son zamanlarda söndü, ve ahlâğın dinden çıkarsadığı yaptırımlar artık eskiden sahip olduğu güce sahip değil. Eski imana sahip şehirlerimizde milyonlar büyüyor. Bu, ahlâğı bir kenara fırlatmamız ve onu ilkel [biçimdeki] evrenin yaradılış kuramına yapıldığı gibi acı bir alaycılıkla davranmamız için bir neden mi?

Tabii ki hayır. Genel olarak kabul edilmiş belirli bir ahlâğı olmayan hiçbir toplum yoktur. Eğer herkes arkadaşlarını aldatmaya alışarak büyürse; eğer başkalarının sözlerine ya da söylediklerine asla güvenemezsek; eğer herkes arkadaşına, her türlü savaş yöntemini kullanmayı mübâh gördüğü bir düşmanmışçasına davranırsa; hiçbir toplum var olamaz. Ve dini inançlardaki çöküşe rağmen, ahlâk ilkelerinin sarsıntıya uğramadan kaldığını görüyoruz. Hatta dinsiz olan kişilerin bile mevcut ahlâk standartlarını yükseltmeye çalıştığını görüyoruz. Gerçek, ahlâk ilkelerinin dini inançlardan bağımsız olduğu, onları öncelediğidir [onlardan önce oluşmuşlardır]. İlkel Tchuktchilerin dini yoktu: sadece batıl inançları ve doğal kuvvetlere karşı [duydukları] korkuları vardı; ve yine de onların Hristiyanlar ve Budistlerce, Müslümanlar ve Yahudilerce öğretilen ahlâk ilkelerinin aynılarına sahip olduklarını görüyoruz. Bundan başka, bazı uygulamaları, bugünkü uygar toplumumuzda ortaya çıkandan daha ileri bir kabile ahlağı standartına sahip olduklarını ortaya koyuyor. Aslında her yeni din ahlak ilkelerini tek gerçek ahlâk stoğundan --insanların kabilelerde, şehirlerde veya uluslarda yaşamak üzere biraraya gelmeleri ile beraber gelişen ahlâk alışkanlıklarından-- sağlar. Belirli bazı karşılıklı dayanışma ahlâki alışkanlıkları ve hatta ortak fayda çıkarına kendinden fedakârlık etmenin gelişmesine yol açmayan hiçbir hayvan topluluğu yoktur. Bu alışkanlıklar yaşama mücadesi içindeki türlerin refahı için gerekli olan koşullardır --türlerin korunması için verilen mücadelede bireylerin işbirliği, çokça bahsedilen yaşama araçları[na sahip olmak] için bireyler arasında [yaşanan] fiziksel mücadeleden çok daha önemli bir etmendir. Organik dünyada en "sıhhatli" olanlar, toplum içinde yaşamaya alışkın olarak gelişenlerdir; ve toplum içinde yaşamak ise mecburi olarak ahlâki alışkanlıkları ifade eder. İnsanoğlu söz konusu olunca, --uzun varoluşu boyunca [insanoğlu]-- insan toplulukları var oldukça ortadan kaybolamayacak toplumsal alışkanlıklar, ahlâki alışkanlıklar nüvesinin içinde gelişmiştir.Ve bu nedenle güncel ekonomik ilişkilerimizin sonucunda şimdi işlemekte olanın aksi yöndeki etkilere rağmen, ahlâk alışkanlıklarımızın nüvesi var olmaya devam eder. Yasa ve din sadece onları açık bir şekilde ifade ederler ve yaptırımları sayesinde onları uygulatmaya çalışırlar.

Ahlâk kuramlarının çeşitleri ne olursa olsun, bunların hepsi üç ana kategori altında toplanabilir: dinsel ahlâk; faydacı ahlâk; bizzat toplum içinde yaşamanın gerekliliklerinden kaynaklanan ahlâk alışkınlıkları kuramı. Her dinsel ahlâk, emirlerini vahiylerden kaynaklanıyor göstererek kutsallaştırır; ve şimdiki ya da gelecekteki yaşamda ödül veya ceza vaadiyle öğretilerini zihinlere yerleştirmeye çalışır. Faydacı ahlâk ödül fikrini savunur, ancak bunu insanın kendisinde bulur. [Faydacı ahlâk] insanı hazları incelemeye, onları sınıflandırmaya ve en yoğun ve en sürekli olanlarına öncelik vermeye çağırır. Her ne kadar bir takım etkiler gösterdiyse de, bu sistemin insanoğlunun büyük bir kısmı tarafından fazlasıyla suni olarak değerlendirildiğini fark etmemiz gerekir. Ve en nihayetinde, --çeşitleri ne olursa olsun-- üçüncü bir ahlâk sistemi ahlâki fiillerde --toplum içindeki yaşamında insanı en sağlıklı kılmakt en güçlü olan ahlâki fiillerde--, kardeşlerinin neşesiyle neşelenen, bazı kardeşleri acı çekerken acı çeken bir bireyin saf gereksinimini; toplum içindeki yaşam tarafından yavaşça işlenen ve mükemmelleştirilen bir alışkanlığı ve bir ikinci doğayı görür. Bu insanoğlunun ahlâğıdır; ve bu aynı zamanda anarşizmin ahlâğıdır.

İşte bunlar, çok kısa bir özet halinde, anarşizmin önde gelen ilkeleridir. Bunların her biri pekçok önyargıyı yaralar, ve yine bunların her biri bizzat insan topluluğunca sergilenen eğilimlerin incelenmesinden kaynaklanmıştır. Bunlardan her biri sonuçları açısından oldukça zengindir ve birçok güncel görüşün baştan aşağı revize edilmesini ima eder. Ve anarşizm yanlızca uzak bir geleceğe ilişkin anlayış değildir. Halihazırda, bireyin eylem alanı ne olursa olsun, [birey] ya anarşist ilkeler doğrultusunda veya zıttı bir çizgide davranabilir. Ve bu [anarşist ilkelerle uyumlu] doğrultuda yapılacakların hepsi, daha fazla gelişmenin geleceği bir doğrultuda yapılacaktır. Aksi doğrultuda yapılacakların tümü ise, insanlığı gitmeyeceği bir doğrultuda gitmeye zorlama teşebbüsü olacaktır.


"Anarşist Komünizm"e Ek Not:

Kropotkin'in mülkiyete devrimci bir şekilde el konulmasının ardından üretim ve bölüşümün örgütlenmesi yöntemlerine ilişkin yazdığı erken dönem yazıları, herkesin ihtiyacı olan kadarını alacağı ve yapabileceğini hissettiği kadar çalışacağı bir mal yeterliliği olduğu varsayımına dayanıyordu. Rus Devrimi deneyiminin ardındansa oldukça aksi bir sonuca ulaştı. Üretimin önündeki engelleri ve keza kapitalist dünyanın yoksulluğunu yeni bir temelde ele aldı, ve görüşlerindeki değişikliği 1919'da basılan İsyankarın Sözleri'nin [ing. Words of Rebel] Rus baskısında ifade etti. Üretimin örgütlenmesine dair yöntemi önceki öğretisinin izlerini takip eder, ama Rus Devrimi'nin ardından buna ilişkin açıklaması bunu daha da ilginç kılar. (R.N.B.)