Anarşizm Ve Şiddet

Enternasyonal İşçi Birliği’nin Juralı, İspanyol ve İtalyan federasyon ve kesimleri, ve de Fransız, Alman ve Amerikan Anarşist grupları daha sonraki yıllarda Anarşist düşünce ve propagandanın başlıca merkezleri oldular. Parlamenter siyasete her türlü katılımdan uzak durdular ve her zaman emek örgütleriyle yakın ilişki içinde oldular. Ancak, 1880’lerin ikinci yarısında ve 1890’ların başlarında, sekiz saatlik iş günü için genel grev fikrini harekete geçirdikleri grevlerde, Bir Mayıs’ta ve ordudaki anti-militarist propagandada Anarşist etki hissedilmeye başlandığında, özellikle Latin ülkelerinde (Barcelona kalesindeki fiziksel işkenceler) ve Birleşik Devletler’de (1887’de dört Şikagolu Anarşistin infazı) anarşistlere karşı şiddet yüklü kovuşturmalar başlatıldı.

Anarşistler bu zulümlere şiddet yüklü eylemlerle karşılık verdiler ve sırasıyla bunları yukarıdan daha fazla infaz ve aşağıdan yeni intikam eylemleri izledi. Bu durum kamuoyunda şiddetin Anarşizmin esası olduğu izlenimini yarattı; anarşizmi destekleyenler bu görüşü reddederek, gerçekte şiddete, açık eylemleri baskı ile engellendiği ve olağanüstü yasalar ile yasadışı kılındıkları ölçüde bütün gruplar tarafından başvurulduğunu kabul ederler.

Anarşizm kısmen Proudhoncu mutuellisme yönünde, fakat çoklukla Komünist Anarşizm olarak gelişmesini sürdürdü; Leo Tolstoy tarafından bir üçüncü yöneliş, Hristiyan Anarşizmi eklendi ve yazınsal anarşizm olarak tanımlanabilecek dördüncü bir yöneliş ise, bazı önde gelen modern yazarlar arasında gelişmeye başladı. Özellikle Josiah Warren’inkilere denk düşen mutual bankacılıkla ilgili olan Proudhon’un fikirleri, başlıca yazarları Stephen Pearl Andrews, William Grene, Lysander Spooner (1850’de yazmaya başladı; bitirilmemiş yapıtı, Natural Law ümit vericiydi) olan bir okul yaratacak denli Birleşik Devletlerde önemli taraftar buldu.

Benjamin R. Tucker, ABD’de bireyci Anarşistler arasında göze çarpmaktadır. Liberty dergisini 1881 yılında çıkarmaya başladı; kavramları Herbert Spencer ile Proudhon’unkilerin bir bileşimiydi. Kesin konuşursak, anarşistlerin egoistler olduğundan, ve her birey grubunun ister birkaç kişinin gizli bir ittifakı isterse de ABD Kongresi olsun, yapacak gücü olduğu takdirde tüm insanlığı baskı altına alma hakkı olduğundan, herkes için eşit özgürlük ve mutlak eşitliğin yasa olması gerektiğinden yola çıkarak, “herkes kendi işine baksın” Anarşizmin biricik ahlaki yasası oldu.

Tucker, bu ilkelerin genel ve tam bir uygulamasının yararlı olacağını ve her bireyin gücünün, başkalarının eşit haklarının uygulanması ile sınırlanması nedeniyle, tehlike oluşturmayacağını kanıtlamayı sürdürür. Spencer’i izleyerek, birisinin hakkına tecavüz ile böyle bir tecavüze karşı koyma arasındaki, yani tahakküm ile savunma arasındaki farklılığa işaret etmiştir: ister bir suçlunun bir bireye tecavüzü ya da bir kişinin bütün diğerlerine tecavüzü ya da tüm diğerlerinin biri kişiye tecavüzü olsun, tecavüz eşit ölçüde mahküm edilirken; tecavüze karşı koyuş savunulmalıdır ve zorunludur.

Öz-savunmaları açısından hem yurttaşlar hem gruplar, ölüm cezası da dahil, her türlü şiddete başvurma hakları vardır. Ayrıca bir sözleşmeyi koruma yükümlülüğünü uygulamak için de şiddet mazur gösterilmektedir. Böylece Tucker, Spencer’i izlemekte ve onun gibi, Devletin tüm işlevlerini “savunma” başlığı altında, yeniden kurmanın yolunu açmaktadır. Onun mevcut Devlet eleştirisi çok keskindir ve bireyin haklarını savunusu da çok güçlüdür. Ekonomik görüşlerine gelince, Tucker Proudhon’u izlemektedir.

Ancak, Amerikan Proudhoncularının bireyci Anarşizmi işçi kitleleri arasında sempati toplamadı. Bunu itiraf edenler --çoğunlukla entellektüeller-- bu kadar çok övdükleri bireyleşmenin bireysel çabalarla elde edilemeyeceğini ve Anarşist saflarının terkedilip liberal bireyciliğe ya da klasik ekonomilere sürükleneceğini ya da bir çeşit Epikürcü amoralizme veya Stirner ya da Nietzsche’ninkine benzer bir üstün insan kuramına saplanılacağını çok geçmeden anladılar.

Anarşist işçilerin büyük bir bölümü, Enternasyonal İşçi Birliği’nin Anarşist kollektivizm görüşünden giderek gelişmiş Anarşist-Komünizmi tercih ettiler. Bu yöne ait olanlar --sadece Anarşizmin en iyi bilinen temsilcilerini sayarsak-- Fransa’da Elisée Reclus, Jean Grave, Sébastian Faure, Emile Pouget; İtalya’da Errico Malatesta ve Covelli; İspanya’da R. Mell, A. Lorenzo ve pekçok mükemmel bildirinin çoğunlukla bilinmeyen yazarları; Almanlar arasında Johann Most; ABD’de August Spies, Albert Parson ve onların izleyicileri; Hollanda’da ara bir konumda bulunan Domela Nieuwenhuis. 1880’den beri yayımlanmış başlıca Anarşist makaleler bu yönelişe aittir; bu yönelişten çok sayıda Anarşist Avrupa’da çok belirgin olan sözde Sendikalist harekete (kapitalizmle doğrudan mücadeleye yönelmiş, siyasal olmayan emek hareketinin Fransızca adı) katılmıştır.