Proudhon Anarşinin Adını Koyar

Hükümetsiz toplum durumuyla ilişki olarak ilk kez anarşi adını kullanan 1840 yılında Proudhon (Qu’est-ce que la propriété? birinci inceleme) olmuştur. Fransız Devrimi sırasında Girondistler “Anarşistler” deyimini, devrim görevinin 16. Louise’nin devrilmesi ve bir dizi ekonomik önlemin (uygulaması gerçekleştirilmeye başlanan bu ekonomik önlemler şunlardı: feodal hak ve yetkilerin tümüyle kaldırılması, 1669’dan beri gasp edilmiş komünal toprakların köy topluluklarına geri verilmesi, toprak mülkiyetinin 120 dönümle sınırlandırılması, giderek artan gelir vergisi, ekonomik mübadelenin adil biçimde kıymetlendirme temelinde ulusal çapta örgütlenmesi vb.) alınmasıyla başarıya ulaşacağını kabul etmeyen tüm devrimciler için kullanmışlardı.

Şimdi Proudhon hükümetsiz bir toplumu savunuyor ve bu toplumu tanımlamak için de anarşi sözcüğünü kullanıyordu. Bilindiği gibi, Proudhon insanın komünist manastırlara ya da kışlalara tıkılacağı inanışıyla bütün Komünizm tasarılarını ve aynı zamanda Louis Blanc ve kollektivistlerce benimsenen Devlet veya Devlet-destekli Sosyalizm tasarılarını da reddediyordu.

Mülkiyet üzerine ilk incelemesinde “Mülkiyetin hırsızlık olduğunu” ilan ettiği zaman, aslında sadece Roma Yasalarında bulunan “kullanım ve suistimal hakkı” anlamında mülkiyeti kastediyordu; öte yandan, Devletin tecavüzleri karşısında en iyi korunma biçimini, sınırlı bir iyelik anlamında anlaşılan mülkiyet haklarında görmüştür.

Ayrıca arazilerin, evlerin, madenlerin, fabrikaların vb. mevcut sahiplerini mülksüz bırakmayı şiddetle reddediyordu. Sermayeyi faiz kazanamaz duruma getirerek aynı sonuca ulaşmayı yeğliyordu; üretime katılanların, kendi aralarında ürünlerini maliyet değeriyle mübadele etmeye razı olacak kişilerin karşılıklı güvenine dayalı ulusal bir banka yardımıyla, her bir metanın üretimi için gerekli iş saatlerini temsil eden iş çekleri aracılığıyla bu sonuca ulaşmayı amaçlıyordu.

Proudhon’un mutuellisme (karşılıklı yardımlaşma-ç.n.) adını verdiği böyle bir sistem altında bütün hizmetlerin mübadelesi kesinlikle eşdeğerde olacaktı. Bunun yanısıra böyle bir banka, yönetim değerlerinin karşılanması için sadece yüzde bir ya da daha az bir kesinti ile, faizsiz borç para verebilecekti. Herkesin ev satın almak için gerekli olacak parayı borç alabilmesi nedeniyle, artık hiç kimse evi kullandığı için yıllık kira ödemeye yanaşmayacaktı. Böylelikle şiddetli bir kamulaştırma olmadan, kolaylıkla genel bir “toplumsal tasfiye (likidasyon)” gerçekleşecekti. Madenlere, demiryollarına, fabrikalara vb. aynısı uygulanacaktı.

Bu tip bir toplumda, Devlet gereksizleşecekti. Yurttaşlar arasındaki başlıca ilişkiler serbest anlaşmaya dayanacak ve sadece hesap tutulması ile düzenlenecekti. Anlaşmazlıklar hakem yoluyla çözülebilinirdi. Proudhon’un yapıtının en iyi bilinen özellikleri, Devletin ve bütün olası hükümet biçimlerinin kesin bir eleştirisi ve tüm ekonomik sorunların derinden kavranılmasıdır.

Fransız mutualizminin öncülerine Ingiltere’de, Komünist olmadan önce mutualist olan Wiliam Thompson ve onun izleyicileri John Ayrıca A.B.D. de de mutualizmin öncüleri vardı. 1798’de doğan ve Owen’in “New Harmony”sinin üyesi olan Josiah Warren bu girişimin başarılı olmamasını esas olarak bireyselliğin bastırılmasına, inisiyatif ve sorumluluk eksikliğine bağlamaktaydı. Bu kusurun yetkeye ve topluluk yararına dayalı her tasarının doğasında olduğunu düşündü. Bu nedenle bütünüyle bireysel özgürlüğü savundu.

1887 yılında Cincinnati’de ismi “Denklik Mağazası” olan küçük bir taşra mağazası açtı. Her türden ürün, harcanan emek zamanına göre mübadele edildiği için halk bu mağazaya “Zaman mağazası” adını vermişti. Mağazasının ve daha sonra da 1865 yılında hâlâ varlığını sürdüren, New York City yakınlarında kurduğu “Denklik Köyü”nün düsturu “Maliyet --fiyat sınırı”, ve sonuç olarak “kâr yok” olmuştu. 1855 yılında Boston’da kurulan Keith’in “Denklik Evi” ayrıca dikkate değer bir girişimdir.

Proudhon’un ekonomik ve özellikle de mutual-bankacılık fikirlerinin Birleşik Devletler’de taraftar ve hatta uygulama alanı bulmasına karşılık, onun siyasal anarşi kavramı, Lamennais Hristiyan Sosyalizminin, Fourier’cilerin, Louis Blanc’ın Devlet Sosyalizminin ve Saint-Simon’un izleyicilerinin egemen olduğu Fransa’da hiç yankı yaratmamıştır. Fakat bu fikirler Almanya’daki sol Hegelciler arasında geçici destek bulmuştur; 1843 yılında Moses Hess ve 1845 yılında ise Karl Grün Anarşizmi benimsemişlerdir. Ayrıca Wilhelm Weitling’in yetkeci Komünizminin İsviçre işçileri arasında muhalefete yol açmasıyla birlikte, Wilhelm Marr 1840’larda anarşizmi ifade etmiştir.

Öte yandan, bireyci Anarşizm Almanya’da, Max Stirner (Kaspar Schmidt)’de en yetkin anlatımını buldu. Stirner’in dikkate değer yapıtları (Der Einzige und sein Eigentum ve Rheinische Zeitung’daki yazıları) John Henry Mackay tarafından ortaya çıkarılana dek uzun süre göz ardı edildi.

L’Individualisme anarchiste: Max Stirner (1940) adlı ilginç kitabının girişinde V. Basch, Alman felsefesinin Kant’dan Hegel’e nasıl geliştiğini ve Hegel-karşıtı isyan başladığında, Schelling’in “salt”ı ile Hegel’in Geist’ının isyancıların kampında ister istemez nasıl aynı “salt” vaazını harekete geçirdiğini göstermiştir. Sadece Devlete ve yetkeci Komünizm tarafından insanlara empoze edilecek köleliğe karşı tam bir isyanı benimsemekle kalmayan, aynı zamanda da bireylerin tüm toplumsal ve ahlaksal bağlardan tam olarak özgürleşmesini --”ben”in onarılmasını, bireyin üstünlüğünü, bütünüyle amoralizmi, ve “egoistlerin birliği”ni-- de isteyen Max Stirner bu felsefi isyanı başlatmıştı.

Basch, bu türden bireyci Anarşizmin nihai sonucuna işaret etmiştir. Tüm üstün uygarlıkların amacı, topluluğun tüm üyelerinin normal biçimde gelişmelerine izin vermek değil, insan kitlesinin mutluluğu ve varlığının pahasına da olsa, sadece doğuştan yetenekli bazı daha iyi bireylerin tam olarak gelişmelerine izin vermektir. Bu nedenle bu anarşizm, olası üstün azınlıklar tarafından benimsenmiş, en yaygın bireyciliğe bir dönüştür.

Onların bireyciliği, “hoş aristokrasiler”in kitleleri baskı altında tutarken bireylerin gerçekten tam olarak gelişimlerinin olanaksızlığını göz önüne almadan, kendi çıkış noktalarının inkarıyla sonuçlanana dek gelişir. Bireyin gelişimi tek yanlı kalacaktır. Bu düşünce yönelişinin, her bireyselliğin tam gelişimin kuşkusuz doğru ve yararlı savunusuna karşın, sadece sınırlı sanatsal ve yazınsal çevrelerde yankı bulmasının nedeni budur.