Anarşizmin Tarihsel Gelişimi

Yukarıda taslağı verilen toplum kavramı ve bu toplumun dinamik ifadesi olan eğilim, yönetici hiyerarşi kavramı ve eğilimine karşıt olarak insanlığın içinde her zaman var olmuştur --tarihin farklı dönemlerinde biri diğerine üstün gelmektedir. Bu anarşist eğilimi, fatihlerin ve iktidar-arayan azınlıkların tecavüzlerine karşı direnişleri sırasında kitleler tarafından gerçekleştirilen klan, köy topluluğu, lonca, özgür ortaçağ kenti benzeri kurumların evrimine borçluyuz. Benzer eğilim, ortaçağların büyük dinsel hareketlerinde, özellikle de ilk reform hareketi ve onu önceleyenlerde büyük bir enerjiyle kendisini ortaya koymaktadır. Ayrıca, skolastik olmaması ve halkçı kökeni nedeniyle, karşı olan bilginler arasında açıkça sempati bulmamasına karşın, anarşist eğilim Lao-tse zamanından beri bazı düşünürlerin yazılarında açık biçimde anlatım bulmaktadır.

Geschichte des Sozialismus und Kommunismus adlı yapıtında Prof. Georg Adler tarafından belirtildiği gibi, Krene okulunun kurucularından olan Aristippus (I.Ö. 430) bilge kişilerin özgürlüklerini Devlete terk etmemeleri gerektiğini öğretmiş ve Sokrates’in bir sorusuna yanıt olarak ne yöneten ne de yönetilen sınıfa ait olmayı arzuladığını söylemiştir. Ancak böylesi bir davranışın, kitlelerin yaşamına yönelik Epikürcü bir tavırca dikte edildiği görülmektedir.

Eski Yunanistan’daki Anarşist felsefenin en iyi örneği, Platon’un Devlet ütopyasına yönetimin olmadığı özgür bir topluluk kavramıyla açıkça karşı çıkan Stoa felsefesinin kurucusu Giritli Zeno’dur (I.Ö. 342-267 ya da 270).

Zeno devletin mutlak gücünü, yaşama müdahelesini ve herşeyi sistemli biçimde disiplin ve denetim altına almasını reddediyor ve bireyin ahlak yasasının egemenliğini ilan ediyordu. Kendini koruma zorunlu içgüdüsünün insanı egoizme yöneltmesine karşılık, doğanın insanı bir başka içgüdü yani toplumsallaşma içgüdüsüyle donatarak egoizmi giderici bir etki sağladığını vurguluyordu.

İnsanlar kendi doğal içgüdülerini izleyecek denli akıllı olduklarında, sınırları aşıp birleşecek ve evreni (kozmoz) oluşturacaklardır. Duruşma salonlarına ya da polise gereksinmeyecekler, tapınakları ve kamusal tapınmaları olmayacak ve para kullanmayacaklar ---mübadelenin yerini serbest armağanlaşma alacak. Ne yazık ki Zeno’nun yazıları bize ulaşmadı ve onu sadece parçalar halindeki alıntılardan tanıyoruz. Buna rağmen üslubunun modern zamanlarda kullanılan üsluba benzer olması, dile getirdiği insan doğası eğiliminin nasıl derinlerde yattığını göstermektedir.

Ortaçağlarda, Devlet üzerine benzer görüşlere ünlü Alba piskoposu Marco Girolamo Vida’nın birinci diyaloğu De dignitate reipublicae’de rastlıyoruz. Özellikle ondokuzuncu yüzyılda Ermenistan’da başlayan birkaç erken Hırıstiyan hareketinde ve ilk Hussite’lerden Chojecki’nin ve ilk Anabaptistlerden Johannes Denk’in vaazlarında, özellikle ahlaksal yönleri üzerinde durularak, güçlü bir biçimde açıklanmış benzer düşüncelere rastlanmaktadır.

Rabelais ve Fénelon da ütopyalarında benzer düşünceleri açıklamışlardı ve Rousseau’nun yazılarında ara sıra karşılaşılan bağımsız ifadelerden, Diderot’nun Voyage off Bougainville’e yazdığı Önsöz’den görülebileceği gibi, onsekizinci yüzyılda Fransız Ansiklopedicileri arasında da bu düşünceler geçerliydi. Fakat her olasılığa karşın Roman Katolik Kilise’sinin katı sansüründen dolayı , böylesi düşünceler o günlerde gelişemezdi.

Daha sonra büyük Fransız Devrimi sırasında bu düşünceler anlatım olanağı buldular. Bir yanan Jakobenler kendi iktidarları sırasında herşeyi hükümetin denetimi altında toplamak için ellerinden geleni yaparlarken, son zamanlarda yayımlanmış belgelere göre halk kitlelerinin de yerel yönetimlerde ve “bölgeler”de oldukça yapıcı bir çalışma başardıkları görülmektedir. Bu insanlar, yargıçların seçimi, ordunun erzak ve donanımının ve aynı zamanda büyük kentlerin örgütlenmesi, işsizlere iş sağlanması, yardım derneklerinin işletilmesi gibi pekçok işi üstlendiler. Hatta Ulusal Meclis dışında, özel bir kurul aracılığıyla Fransa’nın otuz altı bin komünü arasında doğrudan iletişim kurmaya çalıştılar.

İki ciltlik Enquiry Concerning Political Justice (1793) adlı olağanüstü yapıtında geliştirdiği düşüncelere Anarşizm adını vermese de, Anarşizmin siyasal ve ekonomik kavramlarını ilk kez formüle eden William Godwin olmuştur. Godwin, yasaların atalarımıza ait bilgeliğin ürünleri olmadığını yazdı: yasalar tutkularının, korkaklıklarının, kıskançlıklarının ve hırslarının ürünleridir. Önerdikleri çare, iyileştirmeyi düşündükleri kötülüklerden daha beterdir. Ancak tüm yasalar ve mahkemeler ortadan kaldırılır ve çıkan tartışmalarda kararlar bu amaç için seçilmiş, akla uygun davranan insanlara bırakılırsa, gerçek adalet giderek gelişecektir.

Devlet konusuna gelince, Godwin açık biçimde Devletin ortadan kaldırılmasını istemiştir. Topluluklar küçük ve bütünüyle özerk oldukları takdirde, her hangi bir yönetim olmaksızın bir toplumun pekala yetkin biçimde var olabileceğini yazmıştır. Mülkiyetle ilgili olarak da, her kişinin “bir insanın yararına katkıda bulunabilen her zenginlik” karşısındaki haklarının sadece adil bir biçimde düzenlenmesi gerektiğini belirtmiştir: zenginlik “onu ençok isteyene” gitmelidir. Vardığı sonuç Komünizmdir. Ancak Godwin’in düşüncelerini sürdürme cesareti yoktu. Daha sonra mülkiyet hakkındaki bölümünü bütünüyle yeniden yazmış ve Political Justice’in ikinci baskısında (1796) komünist görüşlerini yumuşatmıştır.